Neden Odaklanamıyoruz? Günümüz Dünyasında Dikkat Dağınıklığı

Uzm. Psk. Ece Yayla

Bugün hız ve tüketimle çevrili bir dünyada yaşıyoruz. Kaydırılan videolar, anında gelen bildirimler, birkaç saniyede tüketilen içerikler… Boşlukla karşılaşmak giderek zorlaşıyor. Düşünmeye açılabilecek aralıklar hızla dolduruluyor; uyarımın olmadığı her an, sanki ortadan kaldırılması gereken bir rahatsızlık haline geliyor. Zihinde bir boşluk belirdiği anda telefona uzanmak, yeni bir içerik açmak, birine yazmak neredeyse refleks haline geliyor. Boşluk henüz bir şeye dönüşemeden kapanıyor. Oysa tam da bu aralıklar, düşüncenin ve yaratıcılığın filizlenebileceği alanlar.

Bu noktada sorun yalnızca dikkatimizin dağılması değil; yalnız kalabilme kapasitemizin giderek zayıflaması. Sürekli uyarılan bir zihin, durup olan biteni sindiremez. Hareketle canlılık, meşguliyetle varlık duygusu birbirine karışır. Winnicott’a göre yaratıcılık, sürekli yeni bir şey üretmekten çok, kişinin dünyayla kurduğu ilişkinin canlı olmasıyla ilgilidir. Bu canlılık ise paradoksal biçimde boşlukla temas edebilme kapasitesine dayanır. Winnicott’un oyun kavramı tam da burada önem kazanır. Oyun, ne tamamen iç dünyaya ne de bütünüyle dış gerçekliğe ait olan bir ara alanda ortaya çıkar. Çocuk, bir ötekinin varlığında yalnız kalabildiğinde oynayabilir.

Bugünün dünyasında ise bu ara alanlar hızla kapanıyor. Boş kalmamak için hemen bir şey açıyor, birine yazıyor, hatta bazen düşünce oluşmadan “bunu ChatGPT’ye sorayım” diyoruz. Soru ile düşünme arasındaki mesafe kayboldukça, düşünme kapasitesi de zayıflıyor. Zihin, kendi başına bir şey kurmak yerine hazır olanla yetinmeye başlıyor. Yaratıcılığın yerini hızla erişilebilir cevaplar alıyor.

Son yıllarda dikkat eksikliği, odaklanma güçlüğü gibi şikayetler giderek daha fazla dile getiriliyor. Bu şikayetler yalnızca tanısal bir merak olarak değil, zihnin bugünkü uyarım düzeyleriyle baş etmekte zorlanmasının bir ifadesi olarak da düşünülebilir. Dikkat dağınıklığı, sabırsızlık ve dürtüsellik çoğu zaman zihnin aşırı uyarılmış olmasıyla ve bu uyarımı düzenleyememesiyle ilişkilidir. Sorun yalnızca odaklanamamak değil; durup toparlanabilecek bir iç çerçevenin zayıflamasıdır.

Günlük hayatta bu durum tanıdık sahnelerde görülür; bir mesajın cevabı geciktiğinde hissedilen huzursuzluk, bir sessizliğe tahammül edemeyip hemen konuşma ihtiyacı, bir düşünce belirmeden başka bir uyarana geçme zorunluluğu. Bekleyemez bir hale geliriz. Bu bekleyememe, çoğu zaman yalnızca sabırsızlık değil, içeride canlanan duyguyu taşıyamama halidir.

Bion bu noktada düşüncenin nasıl oluştuğuna dair önemli bir çerçeve sunar. Ona göre bebek, duygusal yaşantılarını tek başına anlamlandıramaz çünkü bu yaşantılar başlangıçta düşünce değil, yoğun birer uyarımdır. Bunların anlam kazanabilmesi için kapsayıcı bir zihne, düşünen bir ötekine ihtiyaç vardır. Zamanla bu işlev içselleştirilir; kişi kendi duygularını taşıyabilir, düşünebilir ve düzenleyebilir hale gelir. Ancak bu süreçte aksaklıklar olduğunda, ham duygulanımlar düşünceye dönüşemez. Zihinde tutulamayan şey eyleme dökülür çünkü düşünmek için önce durabilmek gerekir. Dürtüsellik, dağınıklık ve sürekli doyum arayışı, çoğu zaman bu içsel düzenleme güçlüğünün izlerini taşır.

Bu noktada psikanalitik anlamda baba işlevi devreye girer. Baba, yalnızca somut bir figür değil; anne–bebek birliğine üçüncü olarak giren, ayrışmayı mümkün kılan ve dürtü ile eylem arasına zaman koyan bir işlevdir. Baba işlevi, her şeyin hemen olmayacağını, hazzın sınırsız olmadığını ve beklemenin mümkün olduğunu öğretir. Bu sayede çocuk, dış gerçeklikle karşılaşır ve dürtülerini düzenleyebileceği bir iç çerçeve geliştirir.

Günümüz dünyası ise bu işlevi zayıflatan bir yapı sunuyor. Sınır koyan, beklemeyi talep eden ya da “hayır” diyebilen yapılar giderek daha az tolere ediliyor. Dijital dünyada otorite silikleşiyor çünkü algoritmalar durdurmaz, aksine daha fazlasını vaat eder. Dürtü ile doyum arasına giren zaman neredeyse ortadan kalkıyor.

Bu nedenle bugün belki de içsel düzenleme kapasitemize her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyoruz. Dış dünya sınırlamadığında, kişinin kendisini durdurabilmesi, kendi hızını tanıyabilmesi önem kazanıyor. Belki de ihtiyacımız olan; doldurulmamış bir an, kendi ritmini bulabileceği bir boşluk, sıkılmaktan korkmayan bir iç alan.

Psikanalitik terapi, bu hızın içinde farklı bir ritim önerir. Seansın çerçevesi, tekrar eden saatler, terapistin acele etmeyen tutumu; zihnin dağılmış parçalarının bir araya gelebileceği bir alan yaratır. Tam da böyle bir alanda, Bion’un sözünü ettiği ham duygulanımlar sindirilebilir, düşünceye dönüşebilir. Bazen hızlı cevaplar ve hazır çözümler yerine cevapsız kalmak, düşünmeye açılan en önemli kapılardan biridir.

Her çağ kendi ruhsal zorluklarını üretir. Bugün ise belki en zor olan, hızın içinde kendine ait bir ritmi koruyabilmek. Düşüncenin, oyunun ve yaratıcılığın yeniden filizlenebileceği küçük, doldurulmamış anlara izin verebilmek.

Kaynakça

Winnicott, D. W. (1991). Playing and reality. Psychology Press.

Bion, W., & Hinshelwood, R. (2023). Learning from experience. Routledge.

Privacy Preference Center