Sınırla Karşılaşmak: Engellenmek mi, Büyümek mi?

Uzm. Psk. Ece Yayla

Bir sınırla karşılaştığımızda hepimiz aynı şekilde yaşamayız.Kimi için bu karşılaşma taşınabilir ve üzerine düşünülebilirken, kimi içinse küçük bir “hayır” bile öfke ve tehdit duygusunu harekete geçirir. Bu fark, sınırla kurulan ilişkinin rastlantısal olmadığını; erken ilişkilerde sınırların nasıl deneyimlendiğiyle yakından bağlantılı olduğunu düşündürür.

Bir bebeğin dünyası, yaşamın başında anneyle kurulan bağ içinde şekillenir. Bebek dünyaya sınır kavramıyla gelmez. İlk aylarda anne, bebeğin ihtiyaçlarını  onun yerine düşünür; açlık, huzursuzluk, yorgunluk anlam bulur ve karşılanır. Bu, büyülü bir dünyadır. Ama bebek büyüdükçe bu büyü bozulmaya başlar. Anne bazen gecikir, bazen başka bir şeye yönelir. Bebek, annenin kendisinden ayrı bir öteki olduğunu fark etmeye başlar. Dış gerçekliğin sınırlılıklarıyla karşılaşır.

Bu yalnızca bir ayrılık değildir. Aynı zamanda ilişkide ayıran ve düzenleyen bir üçüncü işlevin belirmesidir. Anne–bebek arasındaki kapalı, ikili dünyaya bir başkalık girer. Anne artık yalnızca bebeğe dönük değildir; başka bağları, başka ilgileri, başka bir ilişkisi vardır. Bebek, anneyle baba arasında bir ilişkinin varlığını sezmeye başlar. Bu, çocuğun her zaman merkezde olmadığı bir dünyayla ilk temaslarından biridir.

Hayatta kurallar vardır. Beklemek, özlemek, doyumun gecikmesi vardır. Her şey çocuğun ritminde akmaz. İşte bu fark ediş, çocuğun ikili bir dünyadan çıkıp, üçlü yapılara adım atmasının yolunu açar. Kendi benliğini kurabileceği, dış dünyaya açılabileceği bir alan oluşur.

Bu dünyada istenen şeyler yalnızca istemekle gelmez. Birine, zamana, koşullara bağlıdır. Arzu gerçeklikle karşılaşır. Arzular tam da bu karşılaşma sayesinde biçimlenir. Sahip olmak artık yalnızca istemek değildir; çabayı, beklemeyi, vazgeçmeyi ve yeniden istemeyi içerir.

Çocuğun yatıştırılmaya ihtiyacı olduğu kadar, sınırla karşılaşmaya da ihtiyacı vardır. Çünkü çocuk kendi dürtüleriyle ne yapacağını baştan bilemez. Öfkelendiğinde vurmak isteyebilir. Henüz saldırganlığını düşünceye dönüştürebilecek bir kapasitesi yoktur. Bu noktada çocuğun ihtiyacı, duygusunun yok sayılması değil; duygunun sınırı olmayan bir eyleme dönüşmesine izin verilmemesidir. Çocuğun öfkesi bastırılmadan tanındığında, ancak her davranışı meşrulaştırmadığı da işaret edildiğinde, duygu ile eylem arasında bir ayrım kurulabilir. Bu tutum, öfkeyi yasaklamaz; öfkenin ifadesi için farklı yollar olduğunu gösterir. Sınır, duyguyu silmez. Onu düzenler, taşınabilir hale getirir. Burada söz konusu olan, yatıştırmak kadar durdurabilen, kapsamak kadar ayırabilen bir ruhsal işlevdir.

Bu işlevin varlığı, çocuk için dünyayı daha tahmin edilebilir kılar. Dürtüler tamamen serbest kaldığında ortaya çıkan kaygı azalır. Kaygı, “içimde kontrol edemediğim bir şey var” hissinden, “bunu düşünebilirim” duygusuna doğru evrilebilir. Engellenmek, her zaman yıkıcı değildir; tersine, benliği dağılmaktan koruyan bir çerçeve işlevi görür.

Baba işlevinin içselleştirildiği yerde, sınır keyfi bir güç gösterisi gibi yaşanmaz. “Ben böyle istiyorum, böyle olacak” diyen bir otorite değil, “dünyanın bir işleyişi var” duygusu temsil edilir. Sınır bir gün var bir gün yoksa, yetişkinin ruh haline göre değişiyorsa, çocuk için düzenleyici değil karıştırıcı olur. Ama sınırı koyan yetişkinin kendisinin de birtakım sınırlılıklara tabi olduğu hissedildiğinde, sınır ortak bir gerçekliğin parçası haline gelir.

Bu deneyimin izleri yetişkinlikte de kendini gösterir. Bazılarımız bir sınırla karşılaştığımızda bunu ilişki içinde taşınabilir bir deneyim olarak yaşayabilir; durup düşünmeye, konuşmaya ve temasını korumaya alan açabilir. Bazılarımız içinse dış dünyanın sınırlılıkları, ötekinin “hayır”ı ya da ilişkide bir üçüncünün varlığı bir tehdit gibi hissedilebilir. Bu noktada tabi olmak istememe hali, çoğu zaman özgürlük arayışıyla karışır. Oysa sınır, özgürlüğün karşıtı değildir. Aksine, onu mümkün kılan bir çerçeve sunar. Sınırın var olduğu yerde yakınlık yutucu olmaz; mesafe de terk edilmek anlamına gelmez. Her şeyin serbest olduğu, hiçbir çerçevenin olmadığı ilişkilerde ise güven değil, belirsizlik ve kaos hâkim olur.

Büyümek, biraz da dış dünyanın taleplerine ve sınırlılıklarına rağmen arzuyla devam edebilmektir. Hayat her zaman isteğe göre şekillenmez; bazen durdurur, bazen geciktirir, bazen hayal kırıklığına uğratır. Arzu, tam da bu engellerin içinde yolunu bulur. Engellenmek, her zaman geriye düşmek değildir. Bazen, insanın güvenli bir çerçevede kendi yönünü bulabildiği yerdir.

Kaynakça

Ertüzün, M. (2014). Psike istanbul psikanaliz kitaplığı, Baba işlevi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Privacy Preference Center