Öfkeyi Anlamak: Yıkıcı Bir Duygu mu, Koruyucu Bir Sinyal mi?
Klinik Psk. Ilgın Su Akçiçek

Öfke, kişi zarar gördüğünde, engellendiğinde veya sınırlarının ihlal edildiğini hissettiğinde ortaya çıkan temel bir duygudur. Genellikle uzak durulması gereken, kontrol edilmesi zor ve tehlikeli bir duygu olarak görülür ve çoğu zaman bastırmaya, yok saymaya ya da hızla geçiştirmeye çalışılır. “Öfke problemi” olarak ifade edilen birçok şikayet, aslında öfkenin bir duygu olarak varlığından çok, bu duygunun düzenlenemeyip eyleme dökülmesiyle ilgilidir. Psikanalitik bakış öfke ve yıkıcı duyguları bir problem olarak değil, ruhsal yaşamın anlamlı ve işlevsel bir parçası olarak ele alır.
Psikanalitik kuram, öfkenin kökenini oldukça erken dönemlere yerleştirir. Sigmund Freud, insan ruhsallığında yalnızca sevgi ve bağlanmanın değil, saldırganlık ve yıkıcılığın da temel bir yer tuttuğunu söyler. Diğer bir deyişle öfke, benliğin kendini koruma ve varlığını sürdürme çabasının bir parçasıdır. Bebeklik ve erken dönem ilişkilere dair çalışmalarıyla bilinen Melanie Klein ise öfke ve yıkıcı duyguların, bakım verenle kurulan ilk ilişkilerde, ihtiyaçların yeterince karşılanmadığı anlarda ortaya çıktığını vurgular. Bu anlamda öfke, “burada bir sorun var” diyen bir sinyal gibidir; kişinin ihtiyaçlarıyla yaşadığı gerçeklik arasındaki uyumsuzluğa dikkat çeker.
Peki öfke neden bu kadar korkutucudur? Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: öfke bir duygudur, saldırganlık ise eylemdir. Öfke aslında benliği ve ilişkileri koruyucu bir işleve sahiptir; ihtiyaçlarımızı ve sınırlarımızı fark etmemizi sağlar. Bebeğin duygularının bakım vereni tarafından kapsanmasının önemini merkeze alan D.W. Winnicott’a göre asıl belirleyici olan, bu duygunun kişi için güvenli bir ilişkisel alanda karşılanıp karşılanamadığıdır; öfke duyulabildiğinde ve taşınabildiğinde yıkıcı olmak zorunda değildir. Ancak öfkesine alan açan, onu duyabilen ve taşıyabilen bir öteki olmadığında, kişi bu duyguyu düzenleyemez, bastırmaya çalışır ve eyleme döker. Bağırmak, bir başkasını kırmak, incitmek ya da daha dolaylı yollarla ona zarar vermek, çoğu zaman düzenlenememiş öfkenin bir sonucudur. Korkutucu olan, öfkenin kendisinden çok, onun eyleme dönüşmüş halidir.
Öfke dışarı yöneldiğinde, ilişkilerde çatışma, mesafe ve güvensizlik yaratabilir. Kişi öfkesini yıkıcı bir şekilde davranışa döktüğünde ilişkide onarılması zor kırılmalar oluşabilir. Bastırıldığında ise kişi bu duyguyu kendisine yöneltebilir; yoğun ve acımasız bir öz eleştiri, suçluluk, değersizlik, yetersizlik hisleri olarak yaşayabilir. Zamanla bu bastırılmış öfke, bedensel yakınmalar (somatizasyon), tükenmişlik (burn-out) ya da depresyon ve kendine zarar vermeye dair düşünceler gibi dolaylı yollarla kendini gösterebilir.
Öfke ve yıkıcı duygular, terapi sürecinde de kaçınılmaz olarak karşımıza çıkar. Kişi kimi zaman kendine, kimi zaman hayatındaki önemli kişilere, kimi zaman da terapistine öfkeli hissedebilir. Psikanalitik terapide amaç, bu duyguları “kontrol altına almak” ya da ortadan kaldırmak değil; öfkeye bir alan açabilmek, onunla birlikte eyleme dökmeden kalabilmek ve anlamını birlikte düşünebilmektir. Öfkenin zarar vermeden, yıkmadan var olabildiği bir ilişki deneyimi, kişinin hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkiler için dönüştürücü olur. Terapi, bu duygulara güvenli bir alanda yer açabilmenin mümkün olduğu bir süreçtir.
Kaynakça:
Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle (J. Strachey, Trans.). London: Hogarth Press. (Original work published 1920)
Klein, M. (1957). Envy and gratitude and other works 1946–1963. London: Hogarth Press.
Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment. London: Hogarth Press.