Kendin Olmak: Otantiklik ve "Kendinin En İyi Versiyonu" Söylemine Bir Bakış
Klinik Psk. Ilgın Su Akçiçek

“Kendin olmak” günümüzde sıkça dile getirilen, ancak neyi kastettiği çoğu zaman belirsiz kalan bir ifade. Psikanalitik açıdan bakıldığında ise kendin olmak, kişinin içsel yaşantılarıyla, yani duyguları, arzuları, çelişkileri ve sınırlılıklarıyla temas edebilmesi ve bu yaşantıları bastırmadan ya da mümkün olduğunca dış beklentilere göre şekillendirmeden sürdürebilmesidir. Otantik bir benlik, gelişimin erken evrelerinden itibaren şekillenen ve bir kişinin kendi ruhsal deneyimlerini kabul edilebilir, anlamlı ve yaşanabilir olarak deneyimleyebilmesine olanak tanıyan yapıyı ifade eder. Bu anlamda otantiklik, bir ideali gerçekleştirmekten çok, kişinin kendine özgü ruhsal gerçekliğiyle var olabilme kapasitesidir.
Bu sürecin merkezinde, bakım verenin bebeğin ihtiyaçlarına ve duygusal deneyimlerine alan açabilme kapasitesi yer alır. Donald Winnicott’a göre yaşamın en erken dönemlerinde, bakım verenin bebeğin sinyallerini fark edebilmesi ve bunlara yeterince uyumlu bir biçimde karşılık verebilmesi, bireyin kendi iç deneyimlerini kabul edilebilir olarak hissedebilmesinin temelini oluşturur. Bu deneyim, kişinin ilerleyen yaşamında kendi ihtiyaçlarını sahiplenebilmesine ve onlarla ilişki kurabilmesine zemin hazırlar.
Winnicott’un “yeterince iyi” bakım kavramı kusursuzluğu değil, sürekliliği ve duyarlılığı vurgular. İhtiyaçlarımızın çoğu zaman görüldüğünü deneyimlediğimizde ve tolere edilebilir hayal kırıklıklarıyla karşılaştığımızda hem dış dünyaya hem de kendi içimizden gelenlere güven geliştirebiliriz. Kendi arzularımızın yıkıcı olmadığına, ilişkiler içinde olduğumuz gibi var olabileceğimize dair bu temel inanç, Winnicott’un “gerçek benlik” olarak tanımladığı yapının gelişmesine alan açar.
Bu koşulların yeterince sağlanmadığı durumlarda ise, ilişkilerimizi sürdürebilmek adına çevrenin beklentilerine daha fazla uyumlanmaya yöneliriz. Winnicott bu durumu “sahte benlik” kavramıyla açıklar. Sahte benlik, başkalarının ihtiyaçlarını gözeten, uyumlu ve işlevsel bir yapılanmadır; çoğu zaman ilişkiler içinde ayakta kalmamıza yardımcı olur. Ancak yaşamımız büyük ölçüde bu alana sıkıştığında, içsel canlılığımız giderek azalır. Oyun, yaratıcılık, spontanlık ve keyif alabilme kapasitemiz azalırken; boşluk, sıkılma ya da tükenmişlik duyguları daha belirgin hale gelir.
Oysa oyun ve yaratıcılık, gerçek benliğin en canlı ifadelerindendir. Winnicott’a göre yaratıcılık yalnızca üretmek değil, yaşamı kendimize özgü bir biçimde deneyimleyebilme kapasitemizdir. Kendimiz olabilmek; seçim yapabilmeyi, bu seçimlerin getirdiği kayıplara tahammül edebilmeyi ve eksik olanla birlikte yaşayabilmeyi içerir. Dolayısıyla hem kendimizde hem de ilişkilerimizde kusursuzluk beklentisinden vazgeçebildiğimiz bir alana işaret eder.
Bu noktada günümüzde oldukça yaygınlaşan “kendinin en iyi versiyonu olmak” söylemi dikkat çekicidir. Yüzeyde kişinin kendisiyle temasını ve potansiyelini destekliyor gibi görünse de, psikanalitik açıdan bakıldığında bu söylem çoğu zaman benliği dışarıdan tanımlanmış bir ideale göre şekillendirmeye çağırır. “En iyi versiyon” ifadesi, iyi olmanın yeterli olmadığı; sürekli daha üretken, daha kontrollü, daha disiplinli bir hale ulaşmamız gerektiği mesajını taşır.
Böylesi bir ideal, kendi iç ritmimizi, sınırlarımızı ve çelişkilerimizi dinlemek yerine, kendimizi dışarıdan tanımlanmış ölçütlere göre değerlendirmemize yol açar; yaratıcılığı, dolayısıyla da otantikliği beslemekten çok köreltir. “Ben ne hissediyorum? Ne istiyorum? Neyi seviyorum, neyi sevmiyorum?” sorularından uzaklaşıp, “Doğru şekilde mi yaşıyorum? Yeterince iyi görünüyor muyum?” sorularına yöneliriz. Psikanalitik açıdan bu durum, sahte benliğin bir yeniden üretimi olarak düşünülebilir: Tekrar eden estetikler, küratörlüğü yapılmış yaşam anlatıları ve kusursuzluk vurgusu. Zamanla bireysel anlam ve derinlik geri planda kalır; otantiklik, yerini bir performansa bırakır.
Psikanalitik terapide amaç, kişinin “en iyi versiyonuna” ulaşması değil; kendisini olduğu gibi kabul edebilmesidir. Terapistimizle kurduğumuz ilişki, daha önce görülmemiş ya da bastırılmış yönlerimizle temas edebileceğimiz güvenli bir alan açar. Bilinçdışı süreçleri fark ettikçe, daha bilinçli seçimler yapabilir; kayıplara, eksiklere ve sınırlılıklara tahammül edebilir hale geliriz. Varımızla yoğumuzla kendimiz olabilmek, tam da bu ilişkisel ve kabul edici alanda gelişir.
Kaynakça:
Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment: Studies in the theory of emotional development. London: Hogarth Press.
Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. London: Tavistock Publications.